Besseggen, Korkular, Hedefler ve Değerler Üzerine Bir Hikaye

Uzunca, bana çok iyi gelen bir aranın ardından yeniden merhaba! Dilerim harika bir yaz geçiriyorsunuzdur. Şöyle içinizi sımsıcak ısıtan, zihninizi güzelliklerle dolduran cinsten 🌞

Bana gelince… 5 senelik telefonumun tam da tatile çıktığım gün emekliye ayrılma kararı alması, tatil süresince elektronik cihazlardan mümkün mertebe uzak durma arzumla çakışınca gerçekleşen, pek planlı olmasa da çok anlamlı 27 günlük bir mola oldu bu benim için.

Oslo’ya dönüp bunca zaman ayrı kaldığım bilgisayarımı açtığımda, sizinle paylaşılmak üzere tüm sabırsızlığıyla bekleyen bugünün hikayesine “Tamam, hadi bakalım. Şimdi söz sende.” dedim. Aşağıda okuyacağınız biraz kırılganlık, biraz korku, biraz cesaret, biraz merak içeren satırlar ona ait.

Keyifli okumalar 🧡

29 Haziran. Erkek arkadaşım Kim’le Norveç’te uzun zamandır yapmayı planladığımız road trip’in ilk durağındayız. Geceyi 14 kilometrelik müthiş bir hiking rotası olan Besseggen’e birkaç kilometre uzakta Gjendesheim yakınlarında kurduğumuz çadırımızda geçiriyoruz. Sabah kamp ateşinde pişirdiğimiz kahvemizi içip, sırt çantalarımızı alıp yola koyuluyoruz.

Pek çok kişinin yapmayı tercih ettiği gibi, arabımızı Gjendesheim’a bırakıp feribota atlayarak Memurubu’ya ulaşmak ve ardından Besseggen üzerinden yolculuğumuzu tekrar Gjendesheim’de sonlandırmayı planlıyoruz

Başlangıç noktası Memurubu’ya ulaştığımızda suyun berrak turkuaz rengi ayaklarımızı yere çiviliyor. Manzara burada böyleyse, kimbilir yukarılarda nasıl?

Memurubu

Hevesle “tırmanışa” geçiyoruz. Zamanımız bol. “Başkaları 7-8 saatte tamamlıyormuş, varsın biz 9-10 saatte tamamlayalım. Yeter ki her anımızın keyfini çıkaralım.” mottomuz uyarınca sık sık mola veriyoruz. Devasa kayaların üzerine oturup uzun uzun, gittikçe kapsamı büyüyen o  muhteşem manzarayı izliyoruz. Lefserimizi (şekerli, tarçınlı bir Norveç ekmeği) tırtıklıyoruz.

Lefser molası

O devasa kayaların arasından akan minicik derelerin seslerini dinliyoruz. Ayakkabılarımızı çıkarıp ufacık çiçeklerin oluşturduğu o “halının” üzerinde yürüyoruz, çığlık çığlığa buz gibi göle daldırıyoruz bacaklarımızı. İçim içime sığmıyor. Her dokuyu hissetmek, her sesi duymak, taşların arasında her nasılsa yaşama tutunmuş her ufacık çiçeği görmek istiyorum.

Bu şekilde, her anın tadına vararak yaklaşık 4-5 saat yürüyoruz. Artık bulunduğumuz yükseklik ortalama 1400 metre.

Henüz yolculuğun keyfini sonuna kadar çıkardığım anlardan

İşte tam da o anda, yaklaşık 3 metre genişliğindeki o meşhur şeritle karşılaşıyorum: “The Strip”. Rotamız ciddi ölçüde dikleşip daralmadan önceki son geçit.

Fotoğrafta gözükmeyen, The Strip’in sağında kalan turkuaz renkli Gjende Gölü’nün yüzlerce metre aşağıda kaldığını ilk kez burada fark ediyorum

Göz ucuyla aşağıya bakıyorum. Her iki yanımız da iki gölle çevrili. O güzelim turkuaz renkli Gjende Gölü yüzlerce metre aşağıda kalmış. Bessvatnet Gölü bize çok daha yakın ama her nasılsa o hayranlıkla izlediğim koyu lacivert rengi bu kez içimi ürpertiyor. Yutkunmakta zorlanıyorum, kalbim hızla çarpıyor. Bana ne olduğunu anlayamıyorum. Önümüzden 8-9 yaşlarında iki çocuk geçiyor hızlı hızlı. Ardından koşuya çıkmış bir çift. “Hadi Ece” diyorum, “Güvendesin, biliyorsun. Adım at.”.

Gözlerim bir kez daha kayıyor aşağıya. “Hayır. Hayır. Hayır.”. Nefeslerim sıklaşıyor, ellerim terliyor, tutunacak bir taş arıyorum. Bulamıyorum. Bulunduğum yerde yanı başımda duran bir kayaya kelimenin tam anlamıyla çöküyorum. “Durmam lazım.” diyorum Kim’e. “Ne oldu? İyi misin?” diyor. “Hayır. Adım atamıyorum. Başım dönüyor. Çok korkuyorum. Çok yüksekteyiz.” diyorum.

Ellerimi tutuyor, “Hadi benimle birlikte birkaç derin nefes al. Buradayım. Sen sakinleşene kadar da burada kalacağız, korkma.” diyor. Birlikte 10-15 derin nefes alıyoruz el ele, gözlerimizi kapatıp. 4 saniye nefes al, 2 saniye nefesi tut, 8-10 saniyede ver. Parasempatik sinir sistemini iş başına geçir.

“Güvendesin.” diyor bana gülümseyerek. “Bak ne kadar geniş bu şerit. Buradan sen isteyerek atlamadığın sürece aşağıya düşme imkanın yok.” diyor. “Evet” diyorum, Mantıksal olarak biliyorum tehlikede olmadığımı. Fakat tepkilerimi kontrol edemiyorum. Sanki ayağa kalksam ve bir adım atsam, düşüp yuvarlanacakmışım gibi buradan.”.

Aşağıya göz ucuyla baktığım anda ellerimin nasıl terlediğini, ağzımın nasıl kuruduğunu, kalbimin nasıl göğüs kafesimden fırlayıp çıkmak istercesine çarptığını, nasıl çaresiz hissettiğimi ve o an eve ışınlanabilmek için her şeyimi verebileceğimi anlatıyorum. Gözlerim doluyor. Devam etmeyi ne çok istiyorum, tepeye ulaştığımızda o meşhur fotoğrafı çekebilmeyi, “Başardım.” diyebilmeyi.

Fakat bedenim zihnimin bu isteğine değil, yansıttığı güçlü korkusuna tepki vermeyi seçiyor.

“Yükseklik korkusu mu bu?” diyorum bir ara. Ardından hızla ekliyorum “Ama mümkün değil, ben uçağa binmekten hiç korkmam mesela. Cam kenarına oturmayı çok severim, manzaraları keyifle izlerim yol boyu. Hayır, korktuğum şey yükseklik değil.”

Gerçekten de zamanla asıl korktuğum şeyin yüksek yerlerde kenarlara yakın olma korkusu, akabinde de düşerek ölme korkusu olduğunu anlıyoruz. Ama filmi tekrar geriye saralım.

Hala The Strip’te, o kayanın üzerindeyiz. Bir adım kımıldayamıyorum. Bir durum analizi yapıyoruz.

25 yıllık ömrümde, sistematik fakat bilinçsiz bir şekilde yüksek yerlere çıkıp kenarlara yakın durmaktan kaçındığımı, haliyle bu korkumu hiçbir zaman tam anlamıyla keşfedemediğimi anlıyoruz.

6-7 yaşlarındayken üçüncü kattaki evimizin balkonunun kenarlarına yaklaşamadığımı hatırlıyorum hayal meyal. Ardından 8-9 yaşlarındayken babamın yayla evimize giden turkuaz renkli gölü çevreleyen dağın etrafındaki o dar ve bariyersiz yolda araba kullandığı sırada, arka koltukta yüzüstü uzanıp dağı geçene kadar başımı kaldırıp pencereden bakamadığımı. Gerisi yok. Sadece bu iki anı.

O an anlıyorum, bilinçsizce derinlere itelediğim bu korkumun nasıl da ben farkına dahi varamadan bunca zaman beni kendisiyle yüzleşmemi gerektirecek mekanlardan uzak tutttuğunu.

Korkumu tam olarak neyin tetiklediğini bilmiyoruz. Yükseklik ve düşme temalı bir şeyler olduğu kesin, fakat henüz her şey çok yeni. Yüksek bir yerden suya düşme korkusu dahi olabilir. Net bir şeyler söylemek zor.

Bu arada yolun önemli bir kısmını geride bıraktık. Fakat gitmemiz gereken yaklaşık bir 8 kilometre daha var. Broşürden öğrendiğimiz kadarıyla yolun en zorlu, benim için de en “ürkütücü” kısmı tam da bu noktadan sonrası. Henüz korkumla yeni yeni tanışıyor, doğasını anlamaya çalışıyor ve zaman sınırlaması dahilinde hareket etmeye çalışıyorken (yolu tamamlayamayıp geri dönmek isteyenler için, rotanın ilk durağı olan Memurubu’dan geri dönüş feribotları en son 15:45’te kalkıyor) devam etmeye çalışmak en doğru seçim mi?

En nihayetinde bu sorunun cevabını anlayabilmek adına bir davranışsal deney yapmaya karar veriyoruz. Yapmam gereken tek şey, elimden geldiğince ilerlemek şerit üzerinde. Daha fazla dayanamadığımı söylediğim an durup bir ara vereceğiz. Yapabiliyorsam devam edeceğiz. Kim elimden tutuyor, yalnızca bastığım yere odaklanmamı, aşağıya bakmamamı söylüyor. Derin nefesler alıyorum bir kez daha gözlerimi kapatıp. 4-2-8.

Birkaç dakika sonra “Hadi, bir, iki, üç.” diyor, kalkamıyorum, bulunduğum kayaya çivilenmiş gibiyim. Tekrar sayıyor, “Yapabilirsin. Güvendesin. Elini hiç bırakmayacağım şeridi geçene kadar. Bir, iki, üç”. Şimdi ayaktayım artık. “Tamam” diyorum huzursuzca, “Hadi yürüyelim.”.

Gözlerim toprak yolda, tüm dikkatim nefesimde ve ayaklarımda. Yürüyoruz. Hiç durmamacasına. Gözlerim hep zeminde. Kimi zaman daha fazla dayanamayacağımı hissediyorum. O anlarda duruyoruz, gözlerimizi kapatıp nefes alıyoruz birlikte, Kim ellerimi sıkıyor ve gülümsüyor. Şeffaf, koruyucu bir baloncuğun içinde adımlar attığımı hayal ediyorum. Devam ediyoruz.

Bir noktada durduruyor beni, “Yaptın!” diyor sevinçle kucaklayarak. “Bak, geçtik.”. Vay! Müthiş bir his. İnanılmaz. Yapmışım, gerçekten de geçmişim. Acaba, yolun geri kalanını da gidebilir miyim?

Bu noktadan sonra yaşadıklarım yolculuğun ilk 6 kilometrelik kısmında anlattığım müthiş hislerden çok daha farklı. Artık önceliğim manzaranın tadına varmak değil, çünkü ilk 6 kilometrede içimi ısıtan o manzaraya gözlerimi çevirdiğim her an bir korku dalgası sarmalıyor artık bedenimi. Yalnızca bastığım yere ve ayaklarıma odaklanıyorum, aldığımdan daha uzun sürede nefes vermeye dikkat ediyorum.

Derken, ikinci anksiyete dalgası geliyor, yolun geri kalanında, önümüzde uzanmakta olan o daracık yolu takip ederek çıkmamız gerektiğini öğrendiğinde.

Artık Kim’in deyimiyle “normal bir insan gibi yürüyemiyorum”. Zihnim tutunabileceğim kayalar arıyor çılgınca. “Oturmam lazım. Dayanamıyorum.” diyorum, ellerim sırtımı dayadığım kayaya yapışmış vaziyette. Kim yolun diğer tarafından gelen gezginlerle konuşuyor, güçlü korku yaşadığım noktaları gösteriyor. Cevaplar aynı: “Gösterdiğin noktalarda korku yaşadıysa, kesinlikle devam etmemesini öneririm. Yolun geri kalanı çok zorlayıcı olacaktır, tamamlayamama ihtimaliniz yüksek.”.

Geri dönüyor, “Ece bugün çok büyük bir aşama kaydettin. Yepyeni bir korkunla tanıştın, onu anlamaya başladın. Korktuğun anda bırakıp geri dönmek istemedin. Onunla yüzleştin. Seninle gurur duyuyorum. Fakat artık geri dönmenin bu noktada en mantıklı karar olacağını düşünüyorum. Memurubu’dan dönecek olan son feribota yetişmek için son bir saatimiz var, hızlı olup mola vermezsek yetişebiliriz.” diyor. Kalbim eziliyor.

“Ama” diyorum, “Ne zamandır Besseggen’i tamamlamanın hayalini kurduk. Bu korku yüzünden her ikimizi de engellemiş olmak istemiyorum, “Başaramadım, çünkü korktum.” demek istemiyorum.”.

Yanıma oturuyor, “Bak,” diyor, “Bugün neler başardığının farkında mısın? Yepyeni bir korkunla tanıştın. Onu anlamaya başladın. Bununla kalmadın, yüzleştin onunla. O asla geçemeyeceğini düşündüğün şeridi geçtin. Besseggen’i tamamlamayı ne kadar istediğini biliyorum. Fakat sen değerler doğrultusunda adımlar atmanın hedefe ulaşmaktan veya ulaşamamaktan daha önemli olduğunu savunmaz mısın hep? Ben korkularınla yüzleşmenin senin için önemli bir değer olduğunu biliyorum. Bugün tam da bunu yaptın, korkunla yüzleşme yolculuğunda önemli bir adım attın, yolculuğunun daha ilk gününde. Evet belki o koyduğun hedefe ulaşıp tik atamadın, “Yaptım, bitti.” diyemedin bugün. Fakat ne demiştik, bu bir yolculuk. Bugün tamamlamayı başardığın şerit gibi pek çok ‘challenge’ çıkacak karşına. Yavaş yavaş, sırayla hepsini geçeceğiz. Zorluk derecesini milim milim arttırarak. Ve söz veriyorum, bir gün Besseggen’e tekrar geleceğiz sen bu yolculuğun sonunda kendini hazır hissettiğinde ve birlikte tamamlayacağız tüm rotayı, her adımın keyfine vararak. İşte o zaman hem değerlerin doğrultusunda uzunca bir yol katetmiş, hem de hedefine keyifle bir tik atmış olacaksın. Ne dersin, kulağa bugün hiçbir şekilde manzaranın tadını çıkaramadan 8 kilometre boyunca gözlerini yalnızca bastığın yere dikip devam etmeye çalışmaktan daha eğlenceli gelmiyor mu?”

Başımı aşağı-yukarı sallıyorum, gözlerim dolu dolu. Bana bu özel anda bu özel mesajı tekrar hatırlattığı için teşekkür ediyorum tüm kalbimle.

The Strip’in büyük bir kısmını Kim’in elini tutmadan, tutunacak bir taş aramadan geçiyorum geri dönüş yolunda. İçim mutlulukla dolup taşıyor yeniden. Geri dönüş yolunda ilk 6 kilometre boyunca karşılaştığımız müthiş oluşumlardan, manzarayı dolduran şelalerden, buz gibi göllerden, çiçeklerden, beklenmedik yerlerde çıkan derelerden, ne kadar eğlendiğimizden konuşuyoruz.

Elini sıkı sıkı tutuyorum, “Ne iyi ettik de geldik”.

Değerler, hedefler ve korkuları öyle güzel harmanlayan bir hikaye oldu ki bu özel anı benim için, içinizden okuyan birilerinin hayatına dokunabileceğini düşünerek paylaşmak istedim.

29 Haziran’dan bu yana, karşıma çıkan her fırsatta yeni tanıştığım bu korkumla yüzleşmeyi deniyor, mümkün olduğunca her seferinde halihazırda yapabildiğimin bir tık üstüne çıkabilmeyi hedefliyorum.

Elbette “Tamamen üstesinden geldim, korkum ebediyen kayboldu.” paylaşımı değil bu. Fakat Kim’in oldukça güzel ifade ettiği gibi, bu bir yolculuk. Ben de bu yolculukta kimi zaman büyük, kimi zaman miniminnacık adımlar atıyorum. Zaman kısıtlaması koymadan, kendimi akışa bırakarak. Hissettiğim korkuya, zihinsel ve bedensel tepkilerime kucak açarak. Yapabildiğim kadarıyla gurur duyarak. Zorlamadan, suçlu hissetmeden. Yapabildiğim kadarının bir adımcık daha fazlasını yapmanın, en nihayetinde beni “oraya” ulaştıracağını bilerek.

Değerleriniz doğrultusunda adımlar attığınız, sizi geliştirdiğini hissettiğiniz her minik adımınızın keyfine vardığınız bir yaz olsun.

Sevgiler,

Ece

2 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. Beyza Alımcı dedi ki:

    Merhaba Sevgili Ece,

    Senin yokluğunu instagramdan çok sık hisseder oldum. Ancak hepimizin zaman zaman bir araya, tatile ihtiyacı olabileceğini hatırlatarak sabırla birlikte değerli paylaşımlarını bekledim.

    Websiten üzerinden uzun yazılarına ulaşmak da beni çok mutlu etti aslına bakarsan, dilin yazmaya çok elverişli. Yazdıkların okurken su gibi akıyor.

    Bu yazın da yine hem heyecan verici hem de oldukça etkileyici. Uzun zamandır ben de böyle bir tatile çıkmak istiyorum. Henüz gerçekleştiremedim, ancak senin yazınla birlikte isteğim daha da arttı doğrusu.

    Hayatımda önemli kararlar vermek üzere olduğum bir dönemdeyim, bir tarafta peşinden koşmayı çok istediğim bir hedef ve yaşamak istediğim değerler bütünü var; diğer tarafta ise yoğun bir korku var. Ancak sanırım o korku olmadan da birtakım karar aşamalarına gelemiyoruz. Korkularımızı kucaklayıp, onlarla birlikte tedirgin olsak da yürüdüğümüzde hayat bize asıl hikayelerini gösteriyor sanırım. Bu dönemimde yazın bana çok iyi geldi.

    Evet hayat da bir yolculuk ve bir süreç, bu süreçte yolumuza çıkanlara rağmen ilerleyebildiğimizde o yolculuk güzel bir maceraya, anabileceğimiz bir hikayeye dönüşüyor sanırım.

    Azra Kohen’in bir sözü var; “Biz zaferden değil, seferden sorumluyuz”. Bunu ortaya koyan bu güzel örneği bizlerle paylaştığın için canıgönülden teşekkür ederim.

    Beğen

    1. Ece Aybike Ala dedi ki:

      Sevgili Beyza,

      Öncelikle yorumunu okumak çok mutlu etti beni, güzel sözlerin için çok teşekkür ederim 😊 Tıpkı senin de dile getirdiğin gibi hepimizin bir molaya ihtiyacı oluyor yıl içinde belli dönemlerde. Yaz ayları da günlük hayatta belki de kendimle başbaşa kalmaya pek ayıramadığım o vakti, kendimi bir tık daha tanıyabilmek, anlayabilmek için ayırmama vesile oluyor diyebilirim. Bu kez şans eseri telefonsuz kalmak da çok işime yaradı ne yalan söyleyeyim!

      Doğa tatillerini sevenlerdensen, yolunu Norveç’e düşür ve gel derim. Evimizin kapıları açık 😉

      Korku, hepimiz için büründüğü şekil farklı olsa da, hayatımızın bir köşesinde duruyor hep sanırım. Hatta bu özelliğiyle Harry Potter filmlerindeki Boggart’a benzetiyorum. Karşısındaki kişinin en büyük korkusunu somutlaştıran o meşhur dolaba. Bazılarımız için Boggart’ın içinden çıkan yükseklik korkusu oluyor, bazılarımız için topluluk önünde konuşma korkusu, bazılarımız için örümcek, bazılarımız için gelecek, bazılarımız için “ya yapmak istediğim şeyi hakkıyla yapamıyorsam” korkusu. Fakat senin de çok güzel anlattığın gibi, korkularımızla birlikte, tedirgin olsak da ufak adımlar attıkça güzel hikayeler biriktiriyor, geceleri yastığa başımızı koyarken “İyi ki yapmışım.” diyoruz bir şeyleri. Sahi, “İyi ki yapmamışım” cümlesini kaç kez kuruyoruz ki hayatta acaba?

      “Biz zaferden değil, seferden sorumluyuz.” çok çarpıcı bir cümle. Benimle Instagram üzerinden yine ilk kez sen paylaşmıştın yanlış hatırlamıyorsam. Teşekkür ederim tekrar 😊

      Dilerim korkuların yakıtın olur hayal ettiklerini bir bir gerçekleştiğin bu yolda.

      Sevgiler

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s